Bilinmeyen Dil Kürtçenin Medeniyetle İmtihanı

02 Mart 2021
21:42

Bilinmeyen kavramının arka planında bir giz vardır. Bir giz vardır ki, insan olanın dünyasında çağlar boyu hep bilinmeyenin bilinmezliğinin sırrını çözmek, sırrına vakıf olmak için merak hasıl olmuştur yaşam içinde. Kimi kez de aslında bilinir olan, hatta bilinirliğine vakıf olunanın bilinmez olarak resmî kabul görmesi için muktedirlerin özel gayreti söz konusu olmuştur. Hatta “özel gayret” kafi gelmemiş olacak ki! Adına “bilim kurulları” oluşturularak resmî ideoloji ekseninde “teoriler” oluşturulmuş ve işin tuhaf tarafı buna inanılmış. 

Sonrasında bu üretilmiş yalan makinasına geniş kitleler de inandırılmıştır. Hem sadece sıradan ve sürüden geniş tebaa mı? Değil tabii ki!  Anlı-şanlı, cübbeli-cübbesiz ünvan ve kariyer sahibi, kendini bilim üreten kurumların titr sahibi ferdi olarak görenler de bu çokluğa dahil olmayı erdem saymışlar kendilerine. Bu bir kaç paragrafın espabı mucibesi elbette ülkede geniş kesimlerin (orta karar kaynaklara göre 12 ile 20 milyon arasında bir nüfus) konuştuğu Kürtçe Dili sebebiyledir.

Cumhuriyetin neredeyse yüz yıllık tarihi irdelendiğinde bu yokluk, yok sayılmaya karşı öncelikle mahkemelerde savunma mantığıyla çok sayıda örnekle karşılaşmak mümkün! Önce “yok”tu Kürtçe diye bir dil. Sonra ordan burdan apartılmış en fazla “üçyüz kelime”den oluşmuş bir dil dendi Kürtçeye. Ve sonra ülkenin en büyük seçili yasama organında, yine kimi seçilmişlerce alenen konuşulunca “Bilinmeyen Dil” olarak tutanaklarla kayıt altına alındı Kürtçe. Tabi bu arada Gazeteler, Dergiler çıktı Kürtçe. Şiirler, öyküler, romanlar, sözlükler, gramer kitapları yayınlandı Kürtçe olarak. Türk Dil Kurumu Türkçe-Kürtçe sözlük yayınladı. Hatta yetmedi devlet bir de televizyon kanalı kurdu Kürtçe olarak.

Bunların hepsini sanırım şöyle bir yana bırakmak gerek. Neden mi, şundan...

Bugünlerde Diyarbakır caddelerindeki bilboardlarda devasa bir afiş dikkat çekiyor. Afişin sahibi kayyımca yönetilen Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi. “Medeniyet Dilleri Atölyesi” kurmuşlar. “Osmanlıca” başta olmak üzere dilleri de saymışlar: Osmanlıca’nın hemen ardından ikinci sırada Kurdî ve Zazakî diyerek Kürtçenin iki lehçesi. Sonrasında da; Arapça, Farsça ve Süryanice...

Doğrusu hem şaşırdım, hem düşündüm. 

Sonra soruyu kendime sordum. Yüz yıllık tarihsel arka plan boyunca başta Celadet Alî Bedirhan beyin Kürt dili üzerine onca uğraşı, emeği ve bugün gelinen nokta itibariyle artık seçilmişlerin değil atanmışların yönettiği bir kurum statüsünde olan belediyenin Kürtçeye dair “medeniyet dili” vurgusu üzerine sevinse miydik sahi!

Sonra yine kendime sordum; peki dil “medeniyet dili” ise o dili konuşan halk ne idi sahi! Medeni olmanın neresindeydi ki o dili konuşan halk! Medeni olmanın asgari müşterekleri sayılan başta dilini dilediği gibi kullanma haklarına ne kadar sahipti ki! Sorular çok, çok olduğu kadar da tartışmaya hayli açık.

Sizi bilmem, ama demem o ki; bilim şahsiyeti hani demişti ya: “Tanrım! Ne hazin bir çağda yaşıyoruz. Bir önyargıyı ortadan kaldırmak, atomu parçalamaktan daha zor...” Elbette bilinmeyen dil olmaklıktan, medeniyet dili olmaya evirilen süreç hayli anlamlı. Ama o “medeniyet dili” denilen dili konuşanlara yönelik nefret söylemi, kin, düşmanlık ya da en hafifinden önyargılar nasıl kırılacak! En basit soru sanırım bu olmalı...

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.