İrlanda'daki Bir Aynadan Kendimize Bakmak

18 Nisan 2021
11:15

"Bilmemkim McBilmemkim'in göğsüme silah dayayıp bana kedi dediği ve beni ölümle tehdit ettiği gün, sütçünün de öldüğü gündü. " 

Böyle başlıyor Anna Burns'ün etkileyici romanı 'Sütçü'.* Bu, metin boyunca sürecek olan özel-isimsiz bedenler geçidinin işaret fişeği aslında. Elbette bu kanıya varabilmek için bu labirent metin içinde sabırla yolumuzu bulmaya çalışmamız gerekecek, henüz girişteyiz. Oldukça etkileyici ve vaatkar bir giriş. 

Anna'nın  'anaanlatıcıkız' aracılığıyla, İrlanda tarihine yakın mesafede kurduğu metinde, bu sisli anlatıyı seçme nedeni ne peki? 

Tarihin bir bölümünü anlatırken, tarih yazıcısı konumuna düşmek istemiyor muhtemelen. Kendini böylece -bir tür- kurtarılmış bölgeye atmış. 

Sütçü İrlanda - İngiltere ilişkilerinin bir dönemini anlatan ve bunu yaparken de zaman ve mekan unsurlarını sıçramalarla kullanan takibi meşaketli, iyi bir metin.  Burns, aslında bu konuları yazmakta deneyimli bir isim, önceki anlatılarında da Kuzey İrlanda sorununu işlemiş; fakat yazdıkları ilk kez bu kadar büyük bir okur kitlesine ulaştı. Tabii, 2018'de aldığı Man Booker Ödülü de bunda etkili oldu.

Ülkede yaşanan siyasi sorunların -kaçınılmaz olarak- toplumu nasıl kutuplaştırdığının yanında, gündelik yaşamın bile ne kadar yorucu bir hal aldığını göstermeyi önemseyen bi yazar var karşımızda. Buna, anlatıda mühim bir alan ayrılmış.

Bu mühim, yani -bizveonlar- meselesi: Bu zamanda, bu yerde, bombaları, silahları, ölüm ve yaralanmaları da kapsayan siyasi sorunlardan söz edilerken sıradan insan bunu "onların taraf yaptı" ya da "bizim taraf yaptı" veya "onların dini yaptı" ya da "bizim dinimiz yaptı" veya "onlar yaptı", "biz yaptık" diye konuşurlardı. gerçekte kastettiiği ise bunu ya "devlet savunucuları yaptı" ya "devlet retçileri yaptı" ya da "devlet yaptı" ydı.  Bazı bazı gayret edip bizden olmyanları aydınlarma çabasıyla "savunucu" ya da "retçi" keliemelerini kullamaya çalışsak da, biz bizeyken genelde zahmet etmezdik. "Biz" ve "onlar" doğalımızdı. 

Sütçü'nün iyi bir metin olduğunu düşünüyorum. Birazdan yazacaklarım "iyi bir metin olmasını yanıında" parantezi ile birlikte okunursa, sanırım, derdimi daha iyi anlatabilirim. 

Bu alıntı, hem iki çekirdekli bu romanın ilk çekirdeğini sunduğu için önemli.  Ayrıca, burada (ve bazı başka bölümlerde) Anna'nın anlattıkları bize çok tanıdık geliyor. Uzun yıllardır, farklı  biçimlerde ve çok kez irdelenen bir mevzuyu tekrar düşünüyorum haliyle ve kendime soryorum: Metni sevmiş olmamda bu akrabalıkların payı nedir, ne kadardır? 

İnsanın kendi veya parçası olduğu toplumun belleğini aşarak bir metne yaklaşması mümkün olabilir mi? Herhangi bir varsayımı -imkansızlamayı" yersiz bulurum. O yüzden çok zor, diyeceğim. Kendimizden veya içinde yaşadığımız toplumdan parçalar bulduğumuz metinleri sevmemiz ise, tersine, çok kolay. 

Öyleyse, mutlaka, bunu payı var. 

Gelelim romanın ikinci ana çekirdeğine: Toplumsal cinsiyet rolleri ve kadının toplum içindeki konumu "Çocukluğumda karşılaştığım günler kedilerin mikroplu, yıkıcı, cadımsı, sol el, uğursuz, kadınsı görüldüğü günlerdi. Gerçi sarhoşken sarhoşlukla söyleyenenler dışında kimse çıkııp da onları kadınsılıkla denkleştirmezdi; sonradan talihsiz bir kadın şiddete uğrarsa, kendisi suçlu görülmesin diye. Adamlar ve oğlanlar öldürürdü kedileri, öldürmeseler de tekmeler veya  yanından geçerken sapanla taşa tutarlardı."

Anna, kadim -kedilicadıkadın-  imgesini metnine ne kadar güzel yedirmiş, değil mi? Bütün bu şiddetin ve eril tahakkümün ne kadar uzun zamandır sürdüğünü iki uzun cümleye sığdırıvermiş. Edebiyatın iyisi de zaten kendini böyle anlarda belli eder. 

Romanın toplumsal cinsyet ve cinsel yönelimler üzerine sözyledikleri bundan fazlası elbette, fakat onlara girmeye kalkarsam, metni henüz okumamış okurlara haksızlık etmiş olurum.  

Sütçü ile Anna Burns, gökyüzünün mavi olmadığını iddia eden ve öğrencilerini göğe tekrar bakmaya ikna edebilen öğretmenlere, arada kalmaktan, kendi takımına itiraz etmekten korkmayanlara, herkesi haklı bulanlara, herkesi haksız bulanlara, yürürken kitap okuyanlara,  okurken yürüyenlere; kendi olmaktan ve kendini aramaya çıkmaktan korkmayanlara adanmış bir anıt.  

Bitirmeden romanın diline de değinmek gerekir, zira bazen hayli dik bir yokuş oluyor. Başlayacak olan ona göre kuşansın, hazırlansın. Yer yer de metin labirente dönüşüyor ve içinde kaybolmamak için okurundan handiyse beş göz istiyor. 

Tam da bu nedenlerle, anlatını içinden dağılıp dökülmeden çıkmamızı sağlayan çevirmen Duygu Akın'ı anmadan yazıyı bitirmek ayıp olur. 

Gayretleri ve emeği için teşekkürler.

*Anna Burns, Sütçü, İthaki Y. 2020 İstanbul 

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.