Müzik, Ses, Tını - XI- Diyarbakır Yöresi(Son)

14 Şubat 2021
13:44

Diyarbakır’ın müzik macerasına ilişkin son yazıya bir saygı duruşu ile başlamak istiyorum:
Sene 1987. Ankara’da, çokça gürültü kopartan bir “Diyarbakırlılar gecesi” yapıldı. Siyasal’da öğrenciyim o yıllarda. Cebeci’de sadece bizim okulda değil, Ankara Hukuk’ta da çok fazla arkadaşımız vardı. Zaten kampüsler de yan yanaydı… Diyarbakırlılar gecesi hem Siyasal, hem de Hukuk’ta fena yankılandı. Herkes geceye çıkan ve Kürtçe şarkılar söyleyen bir gruptan bahsediyordu. 1987 koşullarında, hem de Ankara’da olmayacak bir şeydi. Grup üyeleri Hacettepe ve Ankara Tıp Fakültesi öğrencileriymiş. Diyarbakırlılar gecesi devam ederken polis baskını olmuş ve çok sayıda davetli gözaltına alınmış. Geceye katılanlar, grup üyelerinin zarar görmeden oradan uzaklaşmasını sağlamışlar vs vs… Dediğim gibi 1987 koşullarındaki bu olay o zaman üniversite çevrelerinde bomba etkisi yaptı, çok popüler oldu: https://twitter.com/sol_muzik_arsiv/status/1350441917658656768 O gece sahneye çıkan ve sonradan katılan tıp öğrencileri 1 yıl sonra 1988’de Koma Amed’i kurdular. Yanılmıyorsam Türkiye’de “Kom” adıyla kurulan ilk müzik gurubuydu. Koma Amed’in ilk albümü “Kulilka Azadi” 1990’da çıktı ve tam bir efsaneye dönüştü. Korsan olarak çıkan albüm elden ele hızla yayıldı. Aşağı yukarı dinleyen herkesin ilk dikkatini çeken solistin sesi ve yorumu oluyordu: Son derece kendine özgü, orijinal bir ses tonu dinleyeni anında yakalıyordu. Hacettepe’de okuyan Diyarbakırlı bir arkadaşıma “kim bu söyleyen” diye sormuştum. Suriye Kürtlerindenmiş, uzunca bir ismi var ama ona “Melek” diyorlar, demişti.
 
Evdîlmelik Şêxbekir veya arkadaşlarının arasındaki ismiyle Melek, “Kulilka Azadi-Özgürlük Çiçeği” albümün mimarıdır. Kulilka Azadi, Muzaffer Erdost’un, 12 Eylül’de cezaevi aracında öldürülen kardeşi İlhan Erdost için yazdığı şiirdir. Kürtçe çevirisi Melek’e aittir. Hani “su gibi aziz” denir ya, tam da öyle yorumlamış Melek, Kulilka Azadi’yi: https://www.youtube.com/watch?v=PsWkamxk1_o Melek bu şarkıyı söylediğinde 22 yaşındadır ama sesteki içtenliğe ve derinliğe bakın. Yazmak da, söylemek de kifayetsiz kalır. İlahi bir armağan gibi... Koma Amed’in her bir üyesi çok yetenekli gençlerden oluşuyordu: Gülşen Çetin, Savaş Çakmak, Rohat Kutlay, Fikri Kutlay, Mustafa Kart ve Ahmet Kaya. Koma Amed dağılma sürecine girince grup üyelerinin bir kısmı Çar Newa’da yeni bir arayışa girdi, bir kısmı da hekimlik mesleğine döndü. Gençler arasında en fazla baskıya maruz kalan Melek, tıp eğitimini yarım bırakarak savaşmayı tercih etti. Ve bu istisna sanatçı 1992 Nisan ayında 24 yaşındayken toprağa düştü. Alevi-Bektaşi geleneğinde ölenin ardından “devri daim olsun” denir. Melek’in de devri daim olsun: https://www.youtube.com/watch?v=h8Dl7xjX2qU
 
Koma Amed, Kulilka Azadi albümüyle dinleyeni tam yüreğinden yakaladı. Melek’siz çıkardıkları ikinci albümleri “Agîr û Mîrov” ile ilk albümdeki yüksek çıtanın altında kaldılar. Kürtçe’nin klasik tınılarını modernize ettikleri üçüncü albümleri “Dergûş” ile tam anlamıyla müzikal şov yaptılar. Dergûş albümünde grup elemanlarının yanısıra Türkiye’nin en iyi müzisyenleri de albüm çalışmasına dahil oldu. Ekip tam bir yıldızlar topluluğuydu. Bateride Turgut Özal’ın damadı Asım Ekren, bağlamada en iyi virtüözlerden Çetin Akdeniz, kanunda Halil Karaduman gibi beynelmilel bir üstat, perküsyonda Grup Yorum, Müslüm Baba, Ahmet Kaya gibi önemli isimlere eşlik eden Soner Akalın, nefeslilerde yine başka bir şöhret Ertan Tekin vardı. Bu bileşenden kötü müzik çıkarmak zor olurdu. Onlar da zoru yapmadı ve Kürt müziğinin en iyi albümlerinden birini çıkardılar. Ardından Avrupa turneleri başladı. Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, ziyaret ettiği Avrupa ülkeleri siyasetçilerine Dergûş albümünü hediye etti. Albümün çıktığı 1997’den sonra Ankara’da Kürtçe müzik yapan her barda Koma Amed çalınır oldu. Bu arada bir parantez de Grup Kibele’ye açmak gerekir. Diyarbakırlı Rezzan Bilgin’in kurucuları arasında olduğu Kibele, belki de Koma Amed müziklerini onlardan daha fazla seslendirdi ve Ankara’da geniş kitlelere ulaşmasında ciddi katkıları oldu.

Albümün 43 dakikalık tam kaydı bu adreste: https://www.youtube.com/watch?v=MhblsiSuLIU
Albüm Fikri Kutlay’ın derlemesi “Hoy Memo” ile başlıyor, temposu ve ritmi düşmeden devam ediyor. Tercihinize göre şarabınızı, kahvenizi veya çayınızı yudumlayarak albümü baştan sona dinlemenizi öneririm.

Bu satırlardan sonra olabildiğince özetleyerek gideceğim. Şimdiden affola.

Bu seriye başladığımdan beri Feqiyê Teyran’ın manzum hikayesi Zembîlfiroş’u yazmak vardı aklımda. Hikaye, müzikle ilgisi olan herkesin malumu. O yüzden yüzeysel olarak değineceğim. Zembîlfiroş bir Farkin(Silvan) hikayesidir.

Hakkari beyinin, günü eğlenmek, avlanmakla geçen Muhyeddin (bir görüşe göre Emir Said) isimli oğlunun, günün birinde bir mezara denk gelmesi, kemikler ile kefenden etkilenerek bu dünyayı sorgulamasıyla hikaye başlar. Bundan sonrasında Muhyeddin Allah’a and içer, elin eteğini dünya nimetlerinden çeker, karısı ve çocuklarını yanına alarak bir derviş hayatı yaşar. Geçinmek için de zembil (sepet) yapıp satmaya (froş) başlar. Tövbekar olan sepet satıcısının hikayesini Farkinli dengbej Hacı Şerif’ten dinleyelim: https://www.youtube.com/watch?v=MyrtTSOHgtE. Degbej Hacı Şerif, Feqiyê Teyran’ın dizelerini ezberden çok güzel anlatmış.

Sepet yapıp satarak dolaşan Zembîlfiroş’un yolu Farqin’e düşer. Farqin beyinin karısı görür onu ve konağa davet eder. Zembîlfiroş için bir “redd-i aşk” hikayesi denir. Öyle bir yanı da var ama asıl bir tutku hikayesidir: Farqin beyinin karısı Gûlxatûnê’nin, Zembîlfiroş’a olan ve tüm ısrarlarına rağmen reddedilen tutkusunun hikayesidir. Öyle bir tutku ki, eserin yazarı Feqiyê Teyran “Aqîl dîçe sewda dimine/Akıl gider sevda kalır” dizesiyle bu tutkuyu çok güzel bir şiirsellikle tasvir eder.

Bir yanıyla Türk halk edebiyatındaki “koşma” ve “semai” tarzına benzer. Kürt edebiyatında, düet akışında kadın ve erkeğin sırayla söylemesine ne ad verilir bilmiyorum. Bilen dostlar yazarsa sevinirim. Halk edebiyatında “dedim”-“dedi” veya “aldı aşık”-“aldı kız” gibi kendine özgü bir anlatımdır. Mesela Ruhi Su tarafından söylenen Pir Sultan Abdal dizelerinde olduğu gibi:
 
Aldı Aşık:​​​        Aldı Kız:
 
Allah Allah desem gelsem              Sen bir yanıl elma olsan
Hakkın dîvanına dursam                Dalımda bitmeye gelsen
Ben bir yanıl alma olsam                Ben bir gümüş çövmen olsam
Dalında bitsem ne dersin               Çeksem indirsem ne dersin

Bu örnekte olduğu gibi Zembîlfiroş ile Gûlxatûnê’nin karşılıklı söyleşmesi oldukça estetik bir akışa sahiptir.

Önce Gûlxatûnê meramını anlatır:
 
Zembîlfiroş zembîla tine              (Zembîlfiroş, sepet getirir)
Dikan bi dikan di gerîne                (Dükkan dükkan gezdirir)
Hiş li Xatûnê namîne                    (Xatûn’un aklı başından gider)
Serî li zeman di gerîne                 (Aklını kullanır zaman yaratmak için)
Gazi dike ku bibîne                       (Seslenir, onu görmek için)
Were ser doşeka mîr e                 (Gel Beyin döşeğinin üstüne)
Li te helal, herama mîr e               (Beyin haremi sana helaldir)
Bidime te zulfî harîr e                    (Güzel zülüflerimden sunayım sana)
Çavê min ê xezalan e                   (Gözlerim ceylan gözüdür)
Sîngamin wek zozana ne             (Bağrım yayla gibi)
Bejna min wek rihane                   (Endamım uzundur reyhan gibi)
Çiqa bêjî hêjan e…                       (Ne dersen dileğindir…)

Dizelerde de görüldüğü gibi hanım gözünü karartmış ve Zembilfiroş’a bütün kapıları ardına kadar açmıştır. Ancak Zembîlfiroş zaten dünyevi zevkleri geride bıraktığı bir yaşamı tercih etmiş ve bu konuda oldukça kararlıdır.

Ardından Zembîlfiroş özrünü ifade eder:
 
Xatûnê ez tobedarîm                 (Xatûn ben tövbekarım)
Delalê ez tobedarîm                   (Güzel kadın ben tövbekarım)
Zarok birçîne li malin                  (Çocuklar evde aç bekler)
Ji rebbê jorî nikarim…                (Yukarıdaki Allah adına yapamam…)

Amacım hikayenin kendisine odaklanmaktan çok müzikteki yansımalarına dikkat çekmektir. Hikaye müzikal olarak çokça yorumlanmıştır. Her yorumun ayrı bir tadı var. Karapetê Xaço’nun daha klasik tarzdaki yorumunda hikayenin Türkçe’sini okuma şansı da var: https://www.youtube.com/watch?v=zDRqQdOJZwc&nohtml5=False. Daha modernize edilmiş bir versiyonunu Şivan Perwer ile Gûlistan seslendirir. Zembilfiroş’un aynı zamanda Şivan’ın 14’üncü albümüne ismini veren şarkı olduğunu da hatırlatmak isterim: https://www.youtube.com/watch?v=IqFLpZNQNO8. Şivan’ın Zembîlfiroş albümündeki ilk yorum daha kısadır. Paylaştığım 9 dakikalık youtube videosunda eklenen yeni bölümler var.

Diyarbakır’a ilişkin anlatacak çok fazla şey var ama birçoğunu bu bölümde özetlemek istiyorum. Onun için bundan sonrası kuşbakışı olacağı için şimdiden affola.

Yıl 1952. Cumhuriyet yönetiminin görevlendirdiği maarif müfetişleri Anadolu’yu adım adım dolaşıp müzik konusunda yetenekli çocuklar ararlar. Diyarbakır’a özellikle, haberli oldukları 10 yaşında bir çocuğa bakmaya gelirler. Müfetişler ilk görüşmede çocuktan çok etkilenir ve onu “mutlak kulak” (Absolute Pitch-AP) olarak nitelendirirler. Mutlak kulak, seslerdeki her ayrıntıyı, her notayı tam olarak ayırd edebilen üstün yetenekli kişiler için kullanılan müzik terimidir. Müfetişler, özellikle çocuğun annesini, iyi bakılacağına dair teminatlar verdikten sonra ikna eder ve Gürer Aykal’ın Ankara Konservatuvarındaki öğrencilik günleri başlar. Tam bu noktada ve bir kez daha cenazesi Diyarbakır’a getirilsin diye yeterince çaba gösterilmeyen Aram Tigran’ı hatırlatır, diğer yandan 10 yaşında yetenekli bir çocuğu bulmak ve Ankara’ya götürmek için gösterilen çabaya dikkatinizi çekerim. Diyarbakırlı bir anne ve Muşlu bir babanın oğlu Gürer Aykal, Türkiye’de çok sesli müziğin simge isimlerinden birine dönüşür. Adnan Saygun ve Ulvi Cemal Erkin’in de öğrencisi olan Aykal, Ankara Oda Orkestrası gibi yapıların kuruluşunda görev aldı ve uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını yönetti. Bugün Gürer Aykal dünyada en çok tanınan, New Manhattan Sinfonietta gibi uluslararası bir orkestrayı oluşturmuş saygın bir maestrodur. Sizleri Şef Gürer Aykal yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrasından Beethoven’in 5’inci senfonisiyle başbaşa bırakıyorum: https://www.youtube.com/watch?v=BE8mJAdoFFE

Bu bölümde Burhan Berken’den bahsedeceğim. Açıkçası ben Burhan Berken’den önce “Keçê”yi tanıdım. Keçê’de kabul edilir sınırlar içerisinde ezgisel etkilenmeler olmasına rağmen kendine özgü bir içtenliği var. Klasik ile caz çok güzel dengelenmiş. Ve tabi ki yorum da oldukça soft ve samimi. 80’ler dizisinde de “Keçê” üzerinden Kürtçe müziğe olan önyargıya güzelce bir dokunulmuştu. Önce bu bölüme bir bakalım: https://www.youtube.com/watch?v=mct5NgQqtBU.
Dizide işlenen önyargı, her zamanki malum önyargı. Kürtçe söylendiğinde ilk akla gelen hangi bölücü içeriği taşıdığı oluyor. Aslında çoğu zaman sorun içerik değil, sorun içeriğe bağlı olmaksızın sadece Kürtçe söylenmesidir. Keçê’yi bir de sadece müzik olarak dinleyelim: https://www.youtube.com/watch?v=OEY4xci8p-s

Daha önceki bölümlerde Diyarbakır’ın Kürt müziği açısından önemine değinmiştim. Bunu iki şekilde tasnif edebilirim. İlki, Diyarbakır’ın kendi dinamiklerinden ve çok kültürlü yapısından ortaya çıkan eserler, ikincisi de Diyarbakır üzerine yazılanlardır. Bir tasnif yapmadım ama tahminen, dengbejlerin seslendirdiği her üç kîlamdan birinde Diyarbakır (Diyarbekir, Amed) bahsi geçer. Dengbejler hikayelerden, dinlediklerinden, gördüklerinden, gözlemlediklerinden, hissiyatlarından, duyduklarından ve aşktan beslenirler. Onun için kîlamların özü tasvirlere dayanır. Yolu Diyarbakır’a düşen ve kendini surların önünde bulan neredeyse her dengbej, bu görkemli anı şarkılaştırmıştır. Kentin tamamının sur içinde olması, sur duvarlarının aşılmayacak kadar yüksek olması, kente sadece dört kapıdan girilebilmesi, kapılarda muhafızların olması hep tasvir edilmiştir. Mesela sur kapılarının açılması ve muhafızların önünden geçerek şehre girme anından hep bahsedilmiştir.”Dergevana deri vekîr”, “Ez çû me li Diyarbekra şewitî”, “Diyarbekir çar derî ye” veya “Bîrcên/Surên/Dîwarên Diyarbekir” sözleri sıkça kullanılmıştır.

Hiçbir kentin üzerine bu kadar şarkı yakılmamıştır. Bunların tamamından bahsetmek bu satırlara sığmaz. Daha belirgin bir etki bırakanlara değineceğim. Mesela Ciwan Haco’nun Diyarbekir albümü… Albümün ilk şarkısı “Bîrcên Diyarbekir”, şiirsel sözleri ve duru akışıyla her daim dinlemeyi hak ediyor: https://www.youtube.com/watch?v=o49LLBzOhuA&list=OLAK5uy_nNGOjH9nB1sk5KzuOuUuu_dNSOL1XXz08 Yine Ciwan Haco’nun, dünyanın en kalabalık konserleri arasında sayılan Batman konserinde yüzbinlerin eşlik ettiği “Diyarbekir mala mina”, https://www.youtube.com/watch?v=ORShMcQId98
 
 
Min navê xwe kola li bîrcên Diyarbekir     Kazıdım adımı Diyarbekir burçlarına
Gava ku stêrk li esmana stûxwar             Gökyüzündeki yıldızlar boynunu büktüğünde
 
İlkay Akkaya’nın “Amed şehrim benim”, https://www.youtube.com/watch?v=5uv-wOVMjwI
Bülent Turan’ın “Lê Amedê”,  https://www.youtube.com/watch?v=aA7j-S0OJ58
Raperin’in sempatik yorumuyla “Amed”, https://www.youtube.com/watch?v=cqb7Bwc1OmU
Aynur’un “Diyarbekir xweş Diyarbekir”, https://www.youtube.com/watch?v=iYe-ckVjGps
Ahmet Kaya’nın “Diyarbakır türküsü”, https://www.youtube.com/watch?v=I--VbZVy36c

Sadece birkaç örnekle yukarıda söylediğimi tekrar hatırlatmak isterim, üzerine bu kadar çok şarkı söylenmiş ikinci bir şehir yoktur.

Bir parantez de yıllardan beridir Celal Güzelses çizgisindeki geleneksel müziği Eyvan grubuyla sürdürmeye çalışan müzisyenler için açmak gerekir. Kentin tanıtımına katkıları olan İbrahim Macit, Murat Bektaş, Ali Aktaş gibi müzik emekçileri kendi çabalarıyla köklü eyvan müziğini sürdürmeye çalışıyorlar. https://www.youtube.com/watch?v=y5oc1EIxDfU Diyarbakır eyvan müziği geleneğiyle ilgili çok sayıda video izledim. Kesinlikle şunu söyleyebilirim, Urfa sıra geceleri kadar profesyonel değil. Sanırım bu durum daha az kurumsallaşmış olmasından kaynaklanıyor. Videoyu izlediğinizde hem ses hem de sazların oldukça iyi olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla sorun müziğin kalitesiyle ilgili değil. Video çekimleri genellikle amatör. Netlikte, çekimlerde, görüntüye odaklanmada sorunlar var. Yetersiz teknik altyapı, kurumsal destek yoksunluğu önemli bir sorun. Bu olumsuzluğa rağmen bir geleneği yaşatmaya çalışanları alkışlamak gerekir.

İlk yazılarda Diyarbakır’ın 70’li yıllarda sanat müziğine ilgisini anlatmıştım. Bu türün Diyarbakırlı en önemli temsilcisi Yaşar Özel’dir. Sesi soy ismiyle müsemma oldukça özel bir tona sahiptir. Genel olarak bölgede, özel olarak da Diyarbakır’da, sesin dikkate alınmasının ön koşulu “tenor” olmasıdır. Bariton, hele de bas oldu mu işiniz çok daha zordur. Yaşar Özel “bas” tona sahip olmasına rağmen, ses rengindeki zerafet ve güzellikle sanat müziğinin en önemli icracılarından oldu. 1957 yılında yapılan “Ses Kralı” yarışmasında birinci olduğu için “kral” olarak anılmaya başlandı. En çok dinlenen, https://www.youtube.com/watch?v=uYv02OiPqhY&list=PLnVh9QBMDZBTJHfBBAG3EO_q5_Mch1kTh “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısını önerir, sonra da Yaşar Özel’le ilgili çok önemli bir bilgiyi paylaşmak isterim. Türkiye’de televizyon yayıncılığının başladığı 1968 ocak ayında, sanatçı olarak ilk kez ekrana çıkması için iki isim tercih edilmiştir; Emel Sayın ve Yaşar Özel. Bu özelliğiyle ismi tarihe mal olan istisna bir sanatçıdır. Yaşar Özel’in diğer bir özelliği memleketi Diyarbakır’a olan sevgisi ve ilgisini hiç kaybetmemiş olmasıdır. Öncelikle ciddi bir Celal Güzelses hayranıdır. Verdiği röportajlarda doğduğu Diyarbakır Lalebey’den, Urfa Kapı’dna hep özlemle bahseder. Aynı zamanda şampiyonluk sahibi milli bir atlet olan bu sanatçıyı çok iyi icra ettiği, “Geçmesin günümüz” isimli şarkıyla anmış olalım, https://www.youtube.com/results?search_query=ya%C5%9Far+%C3%B6zel

Bu bölümde Diyarbakır’ı tamamlayacağım için hızlı bir özet geçmek zorunda kalacağım. Bir kez daha belirtmek isterim; bu topraklarda çok iyi sanatçılar çıktı. Benim yazdıklarımın sınırını dinlediğim sanatçılar oluşturuyor. O nedenle bu yazıda anmadığım çok değerli isimler olduğunu özellikle belirtmek isterim.

Ankara’da Kürtçe söylemenin hedef haline gelmekle aynı anlama geldiği 90’lı yıllarda Viva Bar’da Kemalê Amed’i çok dinledik. Şivan’ın tarzını Ankara’ya taşıdığı için saygıyla anılmalıdır. Viva Bar’da kendisine sahnede eşlik etme şansı bulmuştum. Kemalê Amed’in en güzel yorumladığı şarkılardan biri, “Êşka dîla” şarkısını dinlemenizi öneririm: https://www.youtube.com/watch?v=jX7UOM1ZY9o&list=RDjX7UOM1ZY9o&start_radio=1&t=80
 

Kerem Sevinç gibi Piranlı hemşerim Mehmet Akbaş’da Zazaki’de iyi işler yapıyor. Aşık Veysel’in “Beni hor görme kardaşım” türküsünü Ahmet Aslan ile çok güzel yorumlamışlar. Bu müzik ziyefetinde ses renginin güzelliği ortaya çıkıyor. https://www.youtube.com/watch?v=ZIM2abIxxzs

Bir parantez de Ferhat Üngür’e açmak lazım. TV8’de yayınlanan “O Ses” yarışmasında birinci oldu. Tizleri çok sağlam olan bir sanatçı. Kulağım beni yanılmıyorsa daha profesyonel düzeyde şan dersi alması durumunda kendisini daha ileriye taşıyacak. Parçaya girişlerde ender de olsa sıkıntılar yaşıyor; ancak kaliteli bir tenör sese sahip. O Ses yarışmasında en fazla öne çıkan performansı, “Gel gör beni aşk neyledi” olmuştu, https://www.youtube.com/watch?v=t4a_BkhLsLA.

Bir başka Diyarbakırlı Hozan Beşir’i defalarca dinleyip anlamaya çalıştım. Haluk Levent’in “Elfida”sını çok iyi yorumlamış. https://www.youtube.com/watch?v=UR7m7ARDCRE. Kendine özgü bir tarzı olduğu kesin. Benim dinleme maceramla çok kesişmiyor ama Elfida ile 25 milyon dinleyiciye ulaşmış bir sanatçıya saygı göstermek gerekir.

Diyarbakır’ı tamamlayacağım bu yazıya Koma Amed ve Melek ile başlamayı hedeflemiştim. Son satırları da yine onlara bırakmak istiyorum. Savaş Çakmak’ın müziği, Melek’in sesiyle “Qiza Helepçe”
https://www.youtube.com/watch?v=GHgtkf5AdBE

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

1 Yorum
HACİ ASLAN
07/03/2021

Diyarbakır ın ENKİ -si hiç bir yazı dizisini bu kadar merakla beklememiştim.