Orhan Kemal’in Edebiyatı -9

16 Nisan 2021
21:08

Eskici ve Oğulları (Eskici Dükkanı) Orhan Kemal'in Çukurova'da yaşanan bir hikaye anlattığı en yetkin romanlarından biridir. İlk kez 1962 yılında yayımlanan 'Eskici ve Oğulları' sinema ve tiyatroya uyarlanmıştır.  Adana'da Büyük Saat civarında, iki oğluyla birlikte kundura tamircisi(köşker) olarak çalışan Topal Eskici, Trablusgarp Savaşında bir bacağını yitirerek topal kalmıştır.                                                           

Orhan Kemal etkileyici, dramatik bir anlatımla, Topal Eskici'nin savaş öncesi ve sonrası duygularını okura geçirmeyi başarır. Topal Eskici'nin gençlik yaşamı, beklentileri, düşleri, yoksulluk içinde geçen hayatı, çocuklarıyla ilişkisi, aileyi doyurmaz olan dükkan, işyerinin karşısında açılan ve makinalarla çalışan işletmeyle rekabet etmenin olanaksızlığı, kapanan dükkan ve çaresizce umut olarak pamuk toplama işçiliği...                                          

Pamuk toplamayı ırgatların yaptığı bir iş olarak küçümseme, Çukurovanın cehennem sıcaklarında tarlada aç-susuz çalışmanın zorluğu, sivrisineklerin saldırısı, başarısızlık, açlıkla mücadele... Orhan Kemal tüm bu yaşananları nedenselliklerini göstererek birbirine bağlar. Karşılıklı konuşmalar romana akıcılık sağlar. 'Eskici ve Oğulları'nın akıcı, yalın bir dili vardır. Çukurovanın dil zenginliğini gözler önüne seren bir romandır, Eskici ve Oğulları. 

*

Orhan Kemal 'Eskici ve Oğulları' romanında, Topal Eskici'nin gençliğini ve babasını anlattığı satırlarında Ermenilerin yaşadıkları topraklara kattığı zenginlikleri gözler önüne serer. Topal Eskici'nin babası, şimdiki liseye denk "idadi" de okumuş, babasının zenginliğine aldırmadan, hatta ihtiyarın bütün yasaklarına sırt dönerek fabrikatör Gülbenkyan'ların çocuklarıyla arkadaşlığı artırmış, onlardan Ermenice, Fransızca bellemiş, ille de "fabrika"ya akıl erdirmeye çalışmıştır. Nedir bu fabrika?

Kendi kendine fışıltılarla çalışırken, beyaz dumanlar salan büyük büyük makineler, vınıltıyla dönen millere geçirili kocaman kocaman tahta kasnaklar, tahta kasnakları döndüren kayışlar, kayışlar, kayışlar...

Yerliler için ilk bakışta "fabrika" budur. Topal Eskici'nin ufak tefek, kupkuru babası içinse Gülbenkyan'ların oğullarıyla sıkı fıkı olmaktan gelen bir hazırlıkla fabrika, deli deli dönen bir takım kayışlarla kasnakların çevirdiği makinelerin baş döndürücü uğultusunda tohumlu pamukları yutup, tohumsuz bembeyaz kusan, kusulmuş bembeyaz pamukları şaşılacak bir hızla bir takım yollardan, çengellerden geçirirken, kıvırıp, büken, masuralara saran, sarılmış masuraları şakırtılı tezgahlarda kola kokulu kaymak gibi bez haline getiriveren bir güçtür.

Bu güç, yüzler, hatta binlerce insanın günlerce çalışıp ancak çıkarabileceği işi birkaç saatte çıkarıvernektedir. Topal Eskici'nin babası fabrikaya karşı korkulu bir hayranlık duymaktadır. Yerliler dilediklerince, "Gavur aklı, it aklı!" desinler. Bu "akıl"ın günün birinde dünyayı saracağını, insanların pek çoğunun ekmeğini alacağını, onun dilini anlamayan, ona dost olmayanların üzerinden silindir gibi geçip ezeceğini, onunla dost olmaktan başka çıkar yol bulunmadığını sezmektedir.

Topal Eskici'nin Dedesi ise torununun dindaşlarını bir yana bırakıp Ermenilerle düşüp kalkmasından, Gavurca bellemesinden hoşlanmaz. Onun icin hiç olmazsa torunu bu kafir işi, mekteplerde okumasın ister. Dede arkalarından üç kulhüvallahi bir elham okuyacak torununun olmasını, kafir olmamasını ister.

Topal Eskici'nin babası ise, oğlunun okulda okumasının yanı sıra, bir de zanaat öğrenmesini, bileğine altın bilezik takmasını ister. Dünyanın bin bir türlü hali vardır. Mala mülke güvenilmez, malı, mülkü yel üfürür, sel götürür, yangın kül eder, diye düşünmektedir. Onun için oğlunu kunduracı Dikran Usta'nın yanına verir. Oğlu, bir süre sonra en iyi kundura malzemesinin Fransız köselesi, Amerikan videlası, İngiliz ipliği, İtalyan yumağı olduğunu öğrenir. O yaz tatilinde pençe dikişlerini dikmeyi beller, bir sonraki yaz da tek başına ayakkabı dikecek hale gelir. Dikran Usta bol haftalık vermektedir. Çocuk okulu boşverir, çünkü daha şimdiden eline geçen para babasının kazancından çoktur.

Çocuk bir kaç yıl ayakkabıcılık yapar. Dikran Usta ölüp varisleri dükkanı satmasalar belki de kunduracı olup kalacak, demirciliğe heves etmeyecektir. Sağda solda kunduracı kalfalığı işi ararken karşısına ateş gibi bir Ermeni çocuk çıkar: Nişan... Nişan'ın babası demircidir.  Nişan'ın ihtiyar babası bu güçlü, kuvvetli, hovarda aynı zamanda yakışıklı delikanlıyı sevmiştir. Madem oğluyla canciğer arkadaştır. Kunduracılık işi aramanın ne gereği vardır. "... İşte demirci dükkanı. Gündüzleri sırt sırta versin çalışsınlar, akşamları da meyhane, bar, pavyon, eğlensinler...' diye, düşünmektedir.

İkisinin de aklına yatar. Nişan'ın babası Bogos Usta'nın Siptilli Pazarı'na giderken sağdaki demirci dükkanına namuslarıyla gidip gelmeye başlarlar. Topal Eskici zanaata karşı çok yatkın olduğundan, kunduracılığı bırakıp köten demiri, ağzı dönen yani körlenen kazmalarla bel ya da öteki demir araçların onarımı, döküm işleri derken Nişan'la birlikte demirci kalfası olur. Yıllarca birlikte çalışıp, birlikte eğlenirler. Sonra 1911-1912 Trablusgarp Harbi'nde yediği kurşunla bacağı kesilen Eskici memleketine topal döner. Topal olmanın hüznünü büyüten, gözünün önünden gitmeyen demirci dükkanı ve arkadaşı Nişan'la gittiği eğlence yerleridir.

Tahta bacakla döndüğü ülkesinde duyduğu yalnızlık onu yiyip bitirir, Topal Eskici'nin mutsuzluğu gün gün artar. Bir de, Ermeni tehciriyle birlikte Nişan gibi candan dostlarından da olunca tahta bacak koydukça koyar. Topal Eskici "keşke, Libya'nın kızgın kumlarında can verip kalsaydım" diye düşünür.  

Orhan Kemal'in 'Eskici ve Oğulları' romanında ortaya koyduğu gerçek olgulardan biri de; bu ülke topraklarında Ermenilerin zanaat olarak tanımlanan mesleklerin öğreticisi, ustası olduğudur. Orhan Kemal, 1927 Demiryolu Grevinin önderlerinden olan arkadaşı, Romanya Türklerinden makinist Ali Şahin'i anlatırken bu gerçeğin altını çizer:

*

‘Eskici ve Oğulları' toplumsal gerçekçi edebiyatın en başarılı romanlarından biridir. Çukurovada tarım ve sanayide makinalaşmanın artışı karşısında küçük zanaatkarların çaresizliğini, değişen, dönüşen üretim ilişkilerini bir aile ekseninde anlatan; hikayesi, dili, anlatımı ile okumaktan mutluluk duyacağınız bir roman.

*

Grev, emekçilerin yazarı Orhan Kemal'in  ilk kez 1954 yılında yayınlanan bir öykü kitabına ad olan öyküsüdür. Öykünün yazılış tarihi 1947'dir. Yazılışının üzerinden yetmiş yılı aşkın zaman geçmiş olmasına karşın güncelliğini koruyan 'Grev', Adana'da bir dokuma fabrikasında geçer. Öyküde olayların ülkenin çok partili siyasi hayata geçilip, sendika örgütlenme yasağının kaldırıldığı 1946-1947 yılında geçtiği anlaşılır. Orhan Kemal, sendika, örgütlenme, grev, lokavt gibi kavramlara yer verdiği 'Grev' öyküsünde, işçi ve emekçilerin en temel haklarını kullanmak istedikleri zaman, devletin tüm gücüyle, patronların yanında yer aldığını belleklerden silinmeyecek güzellikte gözler önüne serer.                                                                                                  

Öyküdeki tüm karakterlerin anlatımı gerçekçidir. Orhan Kemal sağlam bir kurguyla, yaşanılanları okura aktarmayı başarır.

Fabrikada sıcak bir öğle sonrasında işçilerin dokuma tezgahlarının başında durup çalışmadıkları, grev yaptıkları duyulur. Fabrika sahibi, fabrikayı birlikte yönettiği oğluyla konuşur.

 "-- Ne var? Noluyor?

  -- Ne mi var? Ne mi oluyor? Ben mi senden soracağım, sen mi benden?

  -- Benim bildiğim mesai saatlerinin sekiz saate inmesini, ama aldıkları  ücretin aynı kalmasını istiyorlar...

 -- Her neyse...evvela emniyete, cendermeye telefon et, sonra git, gör. İcap ederse atelyeyi bağla, kov gitsinler...Amele mamale...Aç itleri başımıza çıkardılar bire herif...Hökümet hökümet değil ki...Sallandırıver bir ikisini..."

*

Fabrika sahibinin oğlu üç yüz dokuma makinasının çalıştığını ancak işçilerin tezgahlarının başında durup çalışmadığını görür. ustabaşını çağırarak "hani grev yapıyorlardı? herkes tezgahının başında..."

Ustabaşı cevaplar: "... herkes tezgahının başında ama çalışmıyorlar, masura tükeniyor, dolusunu koymuyorlar...bez top oluyor, kesmiyorlar, iplik kopuyor bağlamıyorlar..."

 -- Kim elebaşları?

 -- Sarı Memet..

 -- Sarı Memet'i çağırın bana!

 -- Sarı Memet sen misin?

 -- Benim!

 -- Bu ameleye sen mi önayak oluyorsun?

 -- Ne gibi?

-- Tezgah başında dikiliyor, ama iş yapmıyorlarmış...Böyle yapmalarını sen tavsiye ediyormuşsun..

 -- Onu sana söyleyen halt etmiş!

-- Büyüğünün önünde ne biçim konuşuyorsun?

 -- Ben senin önünde konuşuyorum!

 -- Ben senin büyüğün değil miyim? Ekmek veriyorum sana !                                                                

 -- Sen? Bana ekmek veriyorsun ha?                  

-- Sen kimsin de bana ekmek vereceksin?                    

-- Çalışıyorum ben, alnımın teriyle kazanıyorum onu...                                                                      

-- Bana ekmek veriyormuş...                                                                                             

-- Ben çalışmayayım da sen bana ekmek ver...              

-- Ulan siz değil ekmek, günahınızı bile vermezsiniz bedavadan!

 *

Öyküde,  işçiler fabrika sahibinden çalışma saatlerinin azaltılmasını, İş Kanunu hükümlerinin uygulanmasını,  talep ederler.Fabrika sahibinin oğlu, "O sizin bileceğiniz iş değil, fabrikanın menfaati neyi icap ettirirse..." diye,  cevap verir. İşçiler tezgahlarının başına geçer ancak iş görmezler. Bunun üzerine fabrika sahinin oğlu, fabrikanın şartelini çekerek. "Haydi, paydos!" diye,  bağırır. "Çıkın fabrikamdan dışarı!"

Sarı Memet: "Grevi sen yaptın! kanuna sen karşı geldin! Fabrika sahibinin oğlu: "Evet grev, lokavt yapıyorum... Size bundan sonra değil ekmek, zırnık vermeyecem. Haydi, basın dışarı, yallah!"

*

Bir süre sonra fabrikaya bir başkomiser ve yirmi kadar bekçi, polis gelir. Coplar çekilmiş, yüzler gergindir. İşçiler ileri çıkıp: "Komser bey, fabrika sahibi lokavt yaptı, ifadelerimiz alınsın..."

Komiser şaşırır:  "lokavt ne demek?"

-- Patronun grevi, patronun işçiyi kovması, işinden atması...

Fabrika sahibinin oğlu, "Yalan!" diye bağırır. Bu sırada fabrikaya vali muavini gelir. Fabrika sahibi: "...Kafirlik ediyorlar beyefendi...nirden icaboldu demirkırasi? Irgat, maraba grubuna maskara olduk. Paramızla irezil oluyok..."

Vali Muavini: "Olur efendim, bunlar ufak meseleler... Ya mazallah Evropa'daki gibi olsa..." Fabrika sahibi: "Olmasın efendim, bura Türkiye! Elinizde bir şey. Askeriniz, polisiniz var şükür. Nelerinden korkuyorsunuz? Ah ben hökümet olmalıyım ki..."

--Napardınız?

--Sallandırıver bir, ikisini..."

--Aman beyefendi, bizim hükümetimiz, işçiyle işveren arasında hakem rolünü oynamak için..."

*

Sonrasında, vali muavininin emriyle Sarı Memet ve iki arkadaşı, elebaşı olarak gözaltına alınacak ve savcılığa sevk edilecektir. Gözaltına alınan işçiler, savcılığa ulaşmadan başsavcı yardımcısı, savcıyı arayıp, gerekli emirleri vermiştir.

--Grev mi dediniz? Dehşet! Başüstüne beyefendi...

Savcı telefonu kapadıktan sonra odasındaki  savcı arkadaşıyla konuşur:

-- Burayı İtalya, yahut Fransa sanmış köpoolları!

--Nolmuş?

--Fabrika ameleleri, grev yapmışlar...

--Tevkif edecek misin?

 --Zannederim...Çünkü, grev...Vali muavini telefon etti. Kafa kaldırtmaya gelmez, derhal ezmek lazım...

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.