Yarım Asırlık Aşk

15 Temmuz 2021
15:54

Ve Hannah usulca doğruldu uzandığı yerden, kara gözlerini perde gibi örten göz kapaklarını araladı, birbirlerine kenetlenmiş dişlerini ayırarak kurumuş dudakları arasından ‘’aşk’’ diye mırıltılar göğe savurdu. Aşk diyordu Hannah, sadece aşk.

Mutluydu yine de. Kan çanağı gözleri hüzünlüyken, dirhem dirhem erirken, gelecek bir mektubu ümitsizce gözlerken, rüyalarında sevgiliyle buluşurken, bir ses bir mucize beklerken yine de mutluydu. Nasıl mutlu olmasın ki? Kaç kişi yarım asır süren bir aşk yaşayabilir ki? Kaç kişi bir bakış, bir gülüş, bir kalp çarpıntısı için yıllar yılı bekleyebilir ki?

O bekledi, hayal etti. Hayat onun istediği gibi şansı önüne sermese de umutsuzca bekledi. Gömüldü göğsünün çukuruna kendine esti.

Aşk nedir düşündünüz mü hiç?

O düşünmedi, iliklerine kadar yaşadı. Kafese sıkışmış yalnız bir serçeyi parmaklıklar ardında bekledi. Gözyaşlarıyla Serçenin susuzluğunu giderdi. Sevgisiyle serçeyi besledi. Özgürce gökyüzünde uçmak varken; kafese sıkışmış serçe yaşasın diye parmaklıkların önünde kendini gönüllü esir etti. Peki, kimdi bu kafese sıkışmış serçe? Zamanının en iyi felsefecilerinden Martin Heidegger’in ta kendisiydi.

Gelin hep birlikte 20. Yüzyılın siyaset bilimcisi Hannah Arent ve Felsefe öğretmeni Martin Heidgger’in 50 yılı bulan gel gitli yasak aşklarına dokunalım.  

Hayat onların yollarını kesiştirdiğinde Martin, üniversite çevresinde kendine güvenen, geleceği parlak genç bir akademisyendi. Hannah ise 18 yaşında Martin’in ders verdiği Marburg Üniversitesinde felsefe bölümüne yeni kaydolmuştu.

Martin o sıralar bir kır evinde ünlü yapıtı ‘’varlık ve Zaman’ı’’ bitirmeye çalışıyordu. Derin bir yalnızlık içindeydi. Martin öğrencisi olan Hannah’ın kara gözlerinden ve keskin zekâsından etkilenmiş hissettiği yalnızlık duygusunun Hannah’ın yanında yitip gittiğini fark ediyordu. Belli bir süre Hannah’ın davranışlarını gözlemleyen Martin gün geçtikçe Hannah’a koparılamaz bağlarla bağlanıyordu. Martin’in akademik kariyeri Hannah’a olan tutkusunun önüne geçememişti; ‘’Bayan Arendt’’ şekliyle başlayan uzun bir mektup yazdı. Mektubunda Hannah’ın bütün boşluklarını gördüğünü, yaşamını onu koruyup kollamaya adayacağına dair sözler veriyordu. Eksik baba sevgisiyle büyümüş olan Hannah mektubu okuyunca yüreğindeki boşluğun farkına varmıştı. Martin gibi özgüveni yüksek bir adam tarafından sevilmek, üstelik koruyup kollanma düşüncesi ürkek Hannah’ı etkilemişti. Ardından mektuplar sıralandı. Aşklarının doğuş zamanları mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla Martin’in kapıldığı hisleri maskesiz anlatma isteği ve içinde bulunduğu durumla yüzleşmesiyle geçip gidiyordu.

‘’Sevgili Bayan Arendt

Hemen bu akşam size gelmeli ve kalbinize hitap etmeliyim. Aramızdaki her şey yalın, berrak ve saf olmalı. Birbirimizle karşılaştırılmış olmak lütfuna ancak böyle layık olabiliriz. Sizin öğrencim olmanız, benim hocanız olmam, aramızda vuku bulanların yalnızca bir vesilesinden ibaret. Size hiçbir zaman sahip olamayacağım. Fakat siz bundan böyle hayatıma ait olacaksınız…’’

 

 Kalabalıklar arasında Martin eşsizlik havası yaratırken ürkek Hannah’ın yanında aşık bir adam olup çıkıyordu. Hannah’ın aşkı sunuşu, Martin’i sarıp sarmalaması aralarındaki bağı daha da güçlendiriyordu. Fakat kavuşmaları imkansızdı. Hannah hayatını düzene sokmamış bir üniversite öğrencisiydi. Martin onun öğretmeniydi üstelik Martin Elfride Petri adında bir kadınla evliydi ve iki çocuğu vardı. Aralarındaki engeller ilişkilerini yaşanamayacak duruma getiriyordu. Hannah aşık olduğu adamın evliliğini yıkmayı hiç düşünmedi, Martin kariyeri için çok sevdiği Hannah’ı gizli saklı yaşadı.

Hannah içinde bulunduğu durumu sorgulayarak duygularıyla çok mücadele etti. Fakat ne aşkından vazgeçebildi ne de Martin den. Hannah bir mektubunda ‘’…Ve tren çekip gitti. Evet, böyleydi, tıpkı şu an düşündüğüm gibi, o halde istediğim gibi: siz ikiniz orada yukarıda ve ben yalnız ve büsbütün çaresiz karşınızda. Her zaman olduğu gibi elimde hiçbir şey yok, olayları akışına bırakmaktan başka, beklemekten başka, beklemek, beklemek.’’

En sonunda susmaya ve Martin’in şartları doğrultusunda aşkını yaşamaya karar verdi. İlişkilerinin gidişatını Martin belirliyordu. Saat kaçta, nerede buluşacaklarını belirleyen Martin’e karşı sonsuz boyun eğişiyle Hannah aşkın esiri olmuştu. Hannah’ın hayatına yön vermesi gerekiyordu. Başka bir üniversiteye gitme kararı alırken bile Martin’in ona ‘’dur gitme’’ demesini bekliyordu. Beklediği gibi olmadı Martin ‘’dur’’ demedi. Üstelik bu kararını desteklemiş ve kariyeri için harika olacağını vurgulamıştı. Aşklarında ilk kopuş Hannah’ın başka üniversiteye giderken adresini bırakmamasıyla başladı. Kırılmıştı genç kadın, sevdiği adam tarafından durdurulmak isterken başka şehirlere gönderilmişti. Çok geçmeden Martin tutkunu olduğu kadının adresini buldu ve aşkları tekrar alevlendi.  Martin’in kariyer ve aşk arasındaki çırpınışları Hannah’ı bir kere daha düşünmeye itmiş ve ‘’onu sevecek bir adam bulmasını’’ söyleyen Martin’e hak vermişti. Hannah, Günther Stern’le evlenerek hayat arkadaşı bulmuş olsa da evliliklerinde tutku yoktu. Aradan on yıl kadar bir süre geçmişti Hannah Almanya rejiminin değişmesi ve Hitler’in sarsılmaz iktidarından dolayı Paris’e kaçmak zorunda kalmış, Paris’te kendisi gibi sürgün olan Heinrich ile ikinci evliliğini yapmıştı. Hannah eşlerine bağlı olmasına rağmen içten içe hep Martin’i sevmeyi sürdürmüştü.  İkinci eşi Heinrich, Martin gibi onun sürekli güçlü durmasını istemiyordu. ‘’Sen kimsen o olacaksın.’’ Demişti. Artık Hannah zayıflığını, korkaklığını ve güvensizliğini saklama ihtiyacı duymuyordu.

Yıllar geçiyor, zaman değişiyordu Almanya’da Hitler yanlısı olarak eserleri yayınlanan, kariyerinde üniversite rektörlüğüne yükselen Martin’e ve tüm savaş yanlılarına karşı, Hannah savaş karşıtı bir Yahudi olarak insanların eşit olduğunu anlatıyordu. Savaş durmuş sular durulmuştu. Hayatının bir kısmı sürgünlerde geçen Hannah kariyer basamaklarında bir bir yükseliyordu. Dünya’da Hannah’ı koruyup kollamaya söz veren Martin için durumlar hiç iyi değildi. Savaş karşıtı olan Hannah Martin’in kanla beslenen bir Nazi olmadığını anlatmakla uğraşıyordu. Aralarındaki kopukluk aşklarında bir şey eksiltmemişti. Hannah’a göre Martin Almanya’nın en iyi filozofuydu. Katıldığı radyo programlarında ‘’bana düşünmeyi Martin öğretti.’’ Diyerek sevdiği adamı hem yüceltip hem koruyordu.

Martin’i tüm sahiplenmesine rağmen aşkına istediği karşılığı alamıyordu Hannah. Martin’in sevgisinin arkasında duramayışı, inkârlar ve sadece kendi başarı hikâyelerini anlatması Hannah’ı incitse de hayatının son anına kadar Martin’i sevmekten vazgeçmemişti.

Hannah bir mektubunda ‘’…Bugün sana öyle geliyorum, eski teminat içinde ve eski bir ricayla: Beni unutma, sakın unutma; çok iyi ve derin bir şekilde bildiğim gibi aşkımız hayatımın lütfu ve inayeti oldu. Bu bilgi kalbe dokunmak için değil. Bugün de değil. Çünkü ben kendi göçerliğimin aidiyetini ve yurdunu bir insanda buldum, muhtemelen bunu çok az anlayacaksın…’’

Satır aralarına sıkıştırdığı çaresizliğiyle kafeste sıkışıp kalmış serçenin başından ayrılamayışının nedenini anlatmıştır. O özgürdü, göçebeydi, istediği şekilde yaşama şansı vardı. Ama o kafesin içindeki tutsak serçeyi bırakamıyor, her fırsatta parmaklıklar ardından aşkını sunuyordu. Bir kadın için aitlik hissi çok önemliydi. Hannah ne yeryüzünde ne de gökyüzünde kendini hiçbir yere ait hissetmemişti. Uçup Martin’in yamacına konarak, kafesin başında kendisini özgür ve Martin’e ait hissetmişti. İşte aşk buydu! Koşulsuz, şartsız olduğu gibi sevebilmekti.

Aşk, özgürlüğü çiğnenmiş bir ülke

Kalbinde dönüp duran bir bıçaktı mütemadiyen

Kirpiklerinde dökülen damlacıklardı

Doruklarda kar boran

Uçurumlarda sessiz çığlık

Hayallerde yaşamaktı

Aşk serçe olmaktı bir kafeste

Gözlerinde nem ile

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.