Yaşar Kemal’in Edebiyatı-5

01 Mart 2021
10:51

"Diyarbakır'ı görünce Ahmed Arif'i anlamak daha kolaylaşıyor. O korkunç surlarıyla, türküleriyle, hapishanesiyle, sıcağıyla, soğuğuyla, o her yönden esen halk kültürüyle...Diyarbakır, büyük kültürlerin buluşma yeridir, kavşağıdır, bileşimidir..." 

*  

YAŞAR KEMAL 70 YIL ÖNCE DİYARBAKIR'I ANLATIYOR 

Yaşar Kemal'in "Bu Diyar Baştan Başa" adıyla kitaplaşan röportajlarının birinci cildinin alt başlığı "Nuhun Gemisi"dir. 1951 yılı haziran ayında Diyarbakır'a giden Yaşar Kemal ilk röportajında, şehri anlatır.  "...Bu şehir kılıf içinde, kendisini öyle gizlemiş ki; tadına varabilmek, onu sevebilmek emek istiyor, terlemek istiyor. Şehrin mahremiyetine girebilirsen, büyülendin demektir. Diyarbakır seni büyülemiştir, kurtuluş yok..."

*

Yaşar Kemal kaldığı "Park Oteline Naibin Konağı diyorlardı" der. Sultan Murat Diyarbakır'a geldiğinde bir süre bu konakta kalmış. "Sanki yeni yapılmış gibiydi"  Yaşar Kemal yapının, bir mimarı başeseri olduğunu söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürür. "...Büyük avlusu, siyah beyaz taşlardan örülmüş duvarları, eyvanı, odaları, tahta işleme tavanları vardı... "  Yaşar Kemal o güne kadar bu kadar güzel bir yapı görmediğini söyler. (Yaşar Kemal, Behram Paşa evi de denilen Park Otelin yıllar sonra yıkıldığını ifade eder) 

*

Yaşar Kemal, Diyarbakır'ın bir gül şehri olduğunu yazar. "Her yan gül, göz alabildiğine gül...Şehrin ana caddesinin kaldırımları üstünde sıralanmış kızlar, çocuklar, yaşlı kadınlar önlerinde sepet sepet menekşeler, menekşe satıyordu. Bu akrepler payitahtı, gül şehridir, menekşe şehridir, kahveler şehridir..."  Her adımda bir kahve vardır. Ancak, Diyarbakırın kahveleri başka şehirlerdeki kahvehanelere benzememektedir; bunların çimen ekilmiş, güllerle donatılmış avluları vardır. İki karış yüksekliğinde kürsü denilen, balıkçı ağı gibi iple örülmüş iskemleler vardır, bu kahvelerde. Kahveler işsizlik nedeniyle tıklım tıklım doludur.

*

Evet...işsizlik nedeniyle doludur...İş yoktur, civardaki illerden, ilçelerden, köylerden iş bulmak umuduyla Diyarbakıra gelen insanlara iş yoktur. Şehrin yarıdan fazlası işsizdir, yoksuldur, tarımda makina kullanımı işsizliği artırmıştır. İnsanlar, "bu şehre fabrika gerek, sanayi gerek" demektedir; dün de demektedir; 70 yıl sonra bugün de 'Diyarbakır'a fabrika gerek' demektedir.  

*

Yaşar Kemal "Diyarbakır akrepler şehri, gül şehri, pis pis kokan hanlar şehri, karpuz şehri, Diyarbakır Surları, mimarisi, camileri, sanat abideleri, yeni yapılan otelleri, eşsiz tabiat zenginliğiyle turizm şehri...Diyarbakır tezatlar şehri..." der.  Röportajları okuduğunuz zaman Diyarbakır'ın aynı zamanda bir ipekçilik merkezi olduğunu öğrenirsiniz. Ancak hem suni ipek rekabeti hem de Suriye'den gelen ipek eşyalar, şehirdeki ipekçiliği öldürme noktasına getirmiştir. Diyarbakır'da ipekçiliği besleyen dutlukların hemen hepsi Dicle kıyılarındadır. Dicle kıyıları şehrin bahçelerinin olduğu yerdir. Toprakları bütün ovalardan daha verimlidir; dünyanın en büyük karpuzları burada yetiştirilmektedir. Amerika'da böyle bir karpuz yetiştirmek için uğraşılmış ancak başarılamamıştır.

*

Diyarbakır'da yol yoktur, bırakın köy yollarını ilçeler arasında bile yol yoktur, o yıllarda. Okul sayısı o kadar azdır ki...Fabrika yoktur, okul yoktur, yol yoktur... Diyarbakır yokluklar şehridir ama tüm yokluğuna yoksulluğuna karşın kapısını çaldığınızda sizi güleryüzüyle karşılayacak cömert, dost insanların şehridir.  "Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van gölünün maviliğinde olamaz. Masmavi...Deli eden mavilik..." Yaşar Kemal ilk yazısını dört günde, evirip çevirerek, birkaç kez yazdıklarını yırtıp yeniden yazarak tamamlar, gazeteye gönderir. Sonra Surları, sur dibindeki insanları yazıp, yayan köy yollarına düşer.  Diyarbakır ovasında göçebe olmuş, işsiz kalmış yarıcıları anlatır.  

*

Sonra, Van'a gitmek için vapura biner, vapurda bir askeri doktor görür. Yanında da Cumhuriyet gazetesi. Hemen adamın yanına koşar, heyecanla, "Gazetenize bakabilir miyim yüzbaşım" der. Adam şaşırınca durumu anlatır. Gönderdiği tüm röportajlar, "Anadolu Notları" başlığı altında yayınlanmıştır. 

*

Doktor yüzbaşı, "İyi ki sizinle karşılaştık. Burada, Akdamar Adasında Ermenilerden kalma bir kilise yapı var. Muhteşem bir eser. Onu yıkmak istiyorlar...Bu kilise bu toprakların eseri, isterse Ermeniler yapmış olsun. İnsanlığın malı, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?" der, Yaşar Kemal'e... Yaşar Kemal böyle işlerin içinde yer alırsa, "geçmişinin ortaya çıkacağı" endişesini taşıdığından, "Ben ne yapabilirim ki; daha yeni bir gazeteciyim..." diyecektir. Doktor, Cumhuriyet Gazetesi sahibi Nadir Nadi'ye telefon edip yardım isteyebileceğini söyler.

*

Ertesi gün birlikte Akdamar Adasına giderler, kiliseye henüz sıra gelmemiş, yıkılmamıştır ama küçük şapel yıkılmıştır. Yüzbaşı işçilere,"Ben gelene kadar bu kiliseye dokunmayacaksönız, Valiye gidiyorum..." İşçilerin başı, "Başüstüne komutanım" der. Yaşar Kemal Nadir Nadi ile görüşüp konuyu anlatır. İki gün sonra Milli Eğitim Bakanı Avni Başman'dan Valiye Akdamar Adasındaki yıkımın durdurulmasına ilişkin telgraf gelir. Yaşar Kemal, bu kararda Nadir Nadi'nin etkisi olduğuna inanıp bunu ifade etse de; Nadir Nadi bu olayla ilgisi olmadığını söyleyecektir.

*

Yaşar Kemal'in anlattığı Van, 70 yıl önce bir şehir değildir; "yirmi otuz köyü yanyana getirin; Van olur" diye anlatır. "Ancak" der, Yaşar Kemal, "Gördüğüm yerler arasında Van kadar sevdiğim başka yer yok. İnsanı sarıveren, kucaklayan bir sıcaklığı var, toprağı sıcak, insanları sıcak, insanları kardeş...Misafirperverlikte de bir eşi yok Van'ın..."  Bir şehri öğrenmek, tanımak mı istiyorsunuz sabahı kaçırmayacaksınız" diyor, Yaşar Kemal. "Şehirler sabahları soyunmuştur, çırılçıplaktır"

*

Van'da, en anlatılacaķ yerin Van gölü olduğunu yazar, Yaşar Kemal. Van gölünün dört bir yanını dağlar çevirmiştir, karlık, ulu dağlardır, bu dağlar. Van Gölü'de değil, Van Denizi...Vanlılar deniz diyorlarmış, gümüş tasta bir sudur. Kenarları oya gibi işlenmiş bir gümüş tas. Yaşar Kemal Van gölünü şiirsel bir dille anlatır.      O sözlerle bitirmek isterim Van anlatısını... "Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van gölünün maviliğinde olamaz. Masmavi...Deli eden bir mavilik. Ne gökyüzünde vardır öyle bir mavi ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye. Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi...Bir de camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi..." "Elbet bir gün, bütün çiçekler beyaz açar/ Hür ve mesut bir şarkı halinde/.../Bizim için başka türlü eser rüzgar/Yıldızlar dilimizle konuşur/ Elbet bir gün..."       

*

Yaşar Kemal'in uzun bir ömrü oldu. Yazmak istediklerini yazacak kadar uzun bir ömür. Cemal Süreya'nın o unutulmaz dizesini elbette anımsıyorum. "Her ölüm erken ölümdür."

*

Yaşar Kemal Fransız şair-yazar-eleştirmen Alain Bosquet ile konuşmasında; "İnce Memed" romanından önce yazması gereken ancak yazmadığı-yazamadıği için pişmanlık duyduğu iki olay anlatır. İkisi de Kadirli'de yaşanan, kendisini çok yaralayan olaylardır. 

*

Günümüzden 70 yıl önce yaşanan olayların ilki, Kadirli Ortaokulu müdürü Nurullah Hancılar'ın yaşadığı bir trajedik olaydır. Kadirli Ortaokulu Türkçe öğretmeni Yaşar Kemal hakkında kötü sözler etmiştir. Bunu duyan Yaşar Kemal, pazar yerinde karşılaştığı müdüre, "Türkçe öğretmeni benim hakkımda böyle konuşmamalıydı, onu mahkemeye vereceğim..." demiş, müdür de; bir komiser kızı olan Türkçe öğretmenine bunu söylemiş. Bunun üzerine okul müdürü hakkında Kadirli'de, "Rus casusu, vatan haini" olduğu söylentisi çıkarılmış.

Yaşar Kemal'in cezaevinde olduğu dönemde bu suçlamalar yaygınlaşmış ve bir cuma günü kışkırtılmış kalabalıklar ortaokula saldırıp müdürü linç etmeye kalkışmış, okuldaki bütün eşyalar kırılmış, müdür aylarca hastanede kalarak tedavi olmuş. Tek suçu, pazar yerinde karşılaştığı Yaşar Kemal'le ayaküstü konuşmak olan Nurullah Hancılar mahkemeye verilerek, tutuklanmış ve bir yıldan fazla bir süre Kozan hapisanesinde kalmış. Yaşar Kemal, "Benimle konuştuğu için bu iyi insanı o barbarlar lince kalktılar; komünist, Rus casusu yaptılar, işkence ettiler, hapsettiler...'İnce Memed'den önce bunun romanını yazmalıydım" diyecektir.

*  

Yaşar Kemal'in yaz(a)madığı için pişmanlık duyduğu ikinci olay, aynı yıllarda yaşanmıştır. Yaşar Kemal bu kez acı, dramatik olayı yaşayan kişinin adını söylemez. Foçalı bir gariban olduğunu ifade eder.   Adamla, kasabanın dışında Savrun çayı kıyısında yürürken karşılaşmış, sohbet etmişlerdir. Adam Çukurovaya çalışmaya gelmiş. İş aramak için dolaşıyormuş. Dost olmuşlar.    Yaşar Kemal adamı yazdığı bir öyküyü okumak için eve davet etmiş. Bir ikindi üstüymüş; hikayeyi okuyup bitirdiği sırada, candarmalar evi basmış. Yaşar Kemal "biz eve doğru yürürken, Darendeli Uzun Ahmet ile Ekmekçi İsmail'le karşılaşmıştık. Onlar, karakola gidip, benim evime azılı bir komünistin geldiğini, üstelik bu komünistin Rus olduğunu söylemişler..." diye anlatır. 

*

Candarmalar evi kuşatıp ikisini ayrı ayrı ciplere koyup karakola doğru giderken, olayı duyan yüzlerce Kadirlili, Foçalı garibanın bindiği cipin önünü kesip adamın üstüne ne bulursa atıp lince kalkışmışlar. Candarmalar adamı alıp karakola götürmüşler.   Yaşar Kemal "artık beni bildiklerinden bana bir şey yapmadılar, o gece karakoldan saldılar. Çocuğu nezarette tuttular, sabaha kadar karakolun önünde bekledim, sabah onda Foçalıyı saldılar. Adam yüzüme bile bakmadan önümden geçti, gitti. Özür bile dileyemedim. Boğazıma bir yumruk geldi, tıkandı. Ağlayamadım" 

*

Yaşar Kemal, Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi ödülünde yöneticiyken, Foçadan gelen çok güzel bir yazının, o gencin yazısı olduğunu anladığını, yazıda adresi de olduğu halde mektup yazıp özür dilemek istediğini ancak mahcubiyetten yazamadığını söyler, ekler:                                                                              
“İnce Memed'den önce bu barbarlığı yazmalıydım, yazamadım..."
(Devam edecek)

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.