Yaşar Kemal’in Edebiyatı -8

07 Mart 2021
22:27

"Bütün çağlarda yazarın soylusu ezilenden yana, soysuzu ezenden yana olagelmiştir" (Sabahattin EYÜBOĞLU)                                      

*

12 Mart Darbesinden sonra, halk ve aydınlar üzerinde estirilen baskı döneminde; evleri basılarak Thilda'nın Sansaryan'daki Siyasi şubeye götürülmesi üzerine, Yaşar Kemal de eşinin yanında Emniyet Müdürlüğüne gitmiştir. Thilda ile aynı "yasadışı örgüt üyesi olmak" suçuyla, suçlanan Vedat Günyol, 1990 yılında Belge Yayınlarınca yayınlanan 'Uzak Yakın Anılar' kitabında, o günleri ve Yaşar Kemal'i de anlatır.

*

Bir gün sabaha karşı basılan evlerini askerler ve polisler doldurmuş. Akrabaları, kızkardeşi ve kızkardeşinin çocuklarının olduğu eve çamurlu ayakkabılarla giren polisler, postallarla giren askerler didik didik arayıp, "suç unsuru saydıkları" kitaplara el koyarak, Vedat Günyol'u gözaltına alıp Emniyete götürmüşler. Vedat Günyol, çevirdiği bir kitap nedeniyle gözaltına alındığını düşünüyormuş. 

*

Emniyette tedirgin ve sıkıntılı beklerken, birden bir ses duymuş, Vedat Günyol. Tanıdık bir sestir bu. Sonra başka tanıdık kadın sesleri...Kalın erkek sesi Yaşar Kemal'in sesiymiş. Kadın sesleri ise; Magdi Rufer, Thilda Kemal ve Azra Erhat'ın... Bir an için yalnız olmadığını anladığı için rahatladığını söyleyen Vedat Günyol, birden bulunduğu odanın kapısında, Yaşar Kemal'in "Uyy, Vedat kardeş..." dediğini duyar.                                                                

Yaşar Kemal girilmez kapılardan bir yolunu bulup yanına gelmiş, komiserin görüşmelerine izin vermemesine karşın, ağız kalabalığına getirerek bir çırpıda kimlerle birlikte buraya getirilmiş olduklarını açıklamış. Sabahattin Eyüboğlu da gözaltına alınanlar arasındaymış.                                                            
Yaşar Kemal gözaltında değilmiş ama "onlarla birlikte olacam" diyerek gelmiş ve kalmış.                        

*
Emniyette on gün sandalye üstünde kaldığını söyleyen Vedat Günyol, "Günlük yemeğimiz; ekmek, peynir, ayrandı. Aynı katta hücrelerde sevdiğim öğrencilerim vardı; onlar onu da bulamıyordu..." der.  Bir gün, beyaz giysiler içinde bir garson, bir tepsi üstünde üç ayrı kapta yemekle gelmiş.  Vedat Günyol'un ismini sormuş, yemekleri ona getirmiş, yemesi gerekiyormuş. Görevli polislerin bakışları altında nefis yemekleri yediğini söyleyen Vedat Günyol, akşam aynı garson, yine nefis yemekler getirdi. Yemekler Konya Lezzet lokantasındanmış, Yaşar Kemal gönderiyormuş. Yan taraftaki hücrelerde canı kadar sevdiği öğrencileri açken bu yemekleri bir daha yemek istemediğini söylemiş Vedat Günyol. 

Yaşar Kemal'in Emniyet görevlilerine tepki olarak bunu yaptığını, "saygın kişileri tutuklarsanız, ben de onlara Türkiye'nin en pahalı lokantasından yemek gönderirim" demeye çalıştığını ifade eder. On iki gün gözaltı, ardından Emniyet ve MİT sorgusundan sonra salıverileceklerini düşünürken, önce Selimiye'ye sonra da Maltepe cezaevine gireceklerdir.   

*

Yaşar Kemal, 1978 yılında yayınlanan 'Deniz Küstü'de İstanbul'un mekan olduğu bir hikaye anlatır. Balıkçilar, yok edilen İstanbul doğası, aşk, cinayet, sömürülen emekçiler vardır, Deniz Küstü'de. Yaşar Kemal yalın bir dille, yaşayan, canlı karakterler yaratarak, denizin, çevrenin kirletilmesini, İstanbul Boğazı başta olmak üzere tarihi semtlerdeki çarpık yapılaşma olgusunu etkili biçimde gözler önüne serer. 

*

İstanbul Menekşe'de geçen 'Deniz Küstü'de, insanın insanı sömürmediği, çocukların çalıştırılmadığı, çocukların ve kadınların dövülmediği, zulmün, kötülüğün olmadığı, herkesin, herkesin derdine, sevincine ortak olduğu bir ada düşünü anlatır, Yaşar Kemal. Gençlerin kızlı erkekli denize açılıp balık tuttuğu, sevdiğiyle denizin ortasında güneşe karışarak seviştiği, kimsenin onlara bakmadığı, adada dikilen zeytin ağaçlarından herkesin canının istediği kadar zeytin yediği, zeytin ağaçlarının kimsenin olmadığı, kimsenin kimseye düşman olmadığı, herkesin emeğinin karşılığını aldığı bir ada düşüdür. "Menekşe düş ülkemiz, Menekşe gerçeğimiz, Menekşedeki adamız gerçek yaşamımız , diyebilelim mi?" diye sorar.  

*

Deniz Küstü, 12 Eylül Darbesinden sonra oluşturulan 'Danışma Meclisi'nde "Komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle ihbara konu olmuştur.
1978 yılında Milliyet gazetesinde tefrika edilen 'Deniz Küstü' romanı, Abidin Dino tarafından çizilen desenlerle süslenmişti. 1985 yılında İngilizceye çevrilen 'Deniz Küstü' 2016 yılında, müzikli olarak sahneye uyarlanmış ve Süreyya Operasında sahnelenmişti. 

*

Yaşar Kemal, Bursa Cezaevinde Nazım Hikmet'le 3'5 yıl aynı koğuşta kalıp Adana'ya, memleketine dönen Mehmet Raşit Öğütçü ile ilginç bir tanışma hikayesi vardır. Yaşar Kemal henüz Aşık Kemal'ken yani yayan yapıldak Çukurova köy ve kasabalarını gezerek ağıt topladığı dönemde, Abidin Dino'nun yazıişleri müdürü olduğu Türksözü gazetesinin binasında tanışmışlar Orhan Kemal'le...   Orhan Kemal o günü şöyle anlatıyor:    "...Bizim Abidin Türksözü gazetesinin yazıişleri müdürüydü...Irmak kenarından Kalekapısı'na ordan Abidinpaşa caddesine vurur, eski tek katlı bir Ermeni mağazası havasını taşıyan matbbaya uğrar, Abidin'in yediveren asmanın dallarından, yapraklarından süslenmiş odasına girerdim. 1943 yılı...Abidin oturmuş, yanında ayakta duran, ayağında poturu, kısa kesilmiş saçları, ürkek, utangaç delikanlıyı tanıştırdı. Tanıştırdı ama, delikanlıyla hiç mi hiç ilgilenmedim. Yakın köylerden birinden Adana'ya inmiş, ırgatlık, pamuk ya da patozda çalışmak için Abidin'in yardımıyla iş isteyen birine benzettim. Öyle bir hava içindeydi delikanlı. Abidin tekrar bana dönüp delikanlıyı tanıttı:                                           
“Aşık Sadık"                                                             

 "Kim, kim?.."                                                           

 "Aşık Sadık Kemal"                                                  

"Ne yapar...ne iş tutar?.."                                     

"Halk edebiyatından derlemeler yapar. İyi güzel ağıtları, türküleri var..."                                                       

Orhan Kemal, gence bunun üzerine dikkatli baktığını, biraz laflayıp konuştuğunu söyler.

*

Abidin Dino'nun yanından gençle birlikte çıkıp Küçük Saate doğru birlikte yürüyüp "Nadir Bulunmaz Çay Evi'ne giderler. Orhan Kemal, Aşık Sadık Kemal'i arkadaşları, 1927 Adana Demiryolu Grevi'ne katılmış dostlarıyla tanıştırır. Bir zaman sonra Aşık Kemal, Nadirin çay evinden çıkmaz olacaktır.

*

O günden sonra Adana'da, sonra İstanbul'da yakın arkadaş, dost olurlar. 1966 yılında Orhan Kemal iki arkadaşı ile birlikte; "hücre oluşturarak, komünizm propagandası yapmak iddiasıyla" tutuklanınca, başkanlığını Melih Cevdet Anday'ın, ikinci başkanlığını Yaşar Kemal'in yaptığı Türk Edebiyatçılar Birliği, dayanışma amacıyla bir bildiri yayınlayıp, Orhan Kemal'e sahip çıkacaktır. Düzenlenen geniş katılımlı bir etkinlikte önce başkan Melih Cevdet Anday konuşur. Son sözlerini anımsatmak isterim:  "...Orhan Kemal gibi yazarlar yetiştirmiş bir toplumda bundan sonra daha az haksızlık olacaktır."                                                                                         

Toplantıda daha sonra Yaşar Kemal konuşur. Orhan Kemal'le yirmi üç yıllık bir arkadaşlığı, dostluğu olduğunu vurgulayan Yaşar Kemal sözlerini şöyle tamamlar:  "...Orhan çocuksu bir adamdır. Sevgiyle doludur. Orhan kahveleri, kenar mahalleleri, işçileri ve hamalları --ki çoğu onun yakın arkadaşıdır-- delicesine sever... ...Milletler, Orhan Kemal gibi namuslu, iyi, sevgi dolu, hiç taviz vermeden direnen, sonuna kadar dayanan insanları var diye, millet olurlar..."                                                        *                                                                                                                                                                  

Nadir Nadi bir toplantıda karşılaştığı Orhan Kemal'den Cumhuriyette tefrika edilmek üzere bir roman istemiş, Orhan Kemal de götürüp vermiş. Nadir Nadi muhasebeyi arayıp "Orhan Kemal'in romanını aldık, sizin yanınıza gönderdim, ne kadar telif ücreti isterse verin..." demiş. Orhan Kemal bin lira istemiş. Bunu duyan Yaşar Kemal, gazeteye gidip, Cevat Fehmi Beyle pazarlık yapıp Orhan Kemal için üç bin lira daha alarak İkbal Kahvesi'ne gelip Orhan Kemal'e vermiştir. 

*

Yaşar Kemal'da korku, önemli bir olgu olarak pek çok romanda, romanın çatısını oluşturur. 1960'lı yıllarda yazdığı ancak ölümünden kısa süre önce yayınlanan 'Tek Kanatlı Bir Kuş' romanında da korkuyu anlatmıştı
 
'Tek Kanatlı Bir Kuş' romanı üzerine yaptığı bir şöyleşide: "Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım" diyen, Yaşar Kemal, "korku bela bir şeydir, insana inanılmaz kötüluklerin kapısını aralatır" der.                                                                                                   

Yaşar Kemal, Kayseri'de askerlik yaptığı kasabanın üzerinde büyük bir taş olduğunu ve bütün kasaba halkının bu taşın üzerlerine düşeceğinden korktuğunu, üzerlerine düşmesin diye taşı, demir zincirlerle bağladıklarını söylüyor. "Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin" dediğinı ve seneler senesi bu korkuyu yazmak istediği için Tek Kanatlı Bir  Kuş'u yazdığını ifade ediyor.

*

Yaşar Kemal, 'Kale Kapısı' romanında da korkuyu anlatmıştır. Babası öldürülen çocuğun (Mustafa'nın) korkusunu, Köylülerin babayı öldüren Salman'dan korkusunu, Salman'ın korkusunu, köylülerin devletten, jandarmadan korkusunu...anlatmıştır.

*

 'Yılanı Öldürseler' romanını da korku üzerine kurgulayan Yaşar Kemal, 'Deniz Küstü' romanında korkuyu şiirsel bir dille anlatmıştı:
"...Ama o korkak' diye bağırdı.
Herkes korkak, dedim. Sen de, ben de...
Sen de, ben de mi..?
Sen de ben de...Hepimiz de...
O kendi içine yumulmuşken, ben de içimden veryansın ettim.

İnsanlar bu kadar korkmasalar; bu kadar zalim olurlar mı, bu kadar birbirlerine düşmanlık eder, birbirlerinin kuyusunu kazarlar mı, insan öldürürler mi, birbirlerine böylesine kıyar, köle eder sömürürler mi, birbirlerinin sırtına binerler mi, aşağılarlar mı, delirirler mi, sevmeyi, sevişmeyi böylesine unuturlar mı, uzattıkları el bu kadar buz gibi olur mu, düşünebilme yeteneklerini böylesine yitirirler mi, bastıkları yeri görmeyecek kadar üstümüzdeki gökten, altımızdaki topraktan, yıldızlardan, sulardan, çiçeklerden, dağ başlarından, ışıktan böylesine bihaber kalırlar mı,  sevgisiz, sevisiz, dostluksuz yürekleri sıcacık, bir sevgili, bir dost yüzü için, bir kuş gibi çırpınarak çırpmadan olur mu?"

*

Yaşar Kemal Fransız şair-yazar-eleştirmen Alain Bosquet ile yaptığı röportajda, hayatını ve yapıtlarının yazılış süreçlerini, dünyaya bakışını ayrıntılı olarak anlatır. 'Alain Bosquet ile Görüşmeler' alt başlıklı, "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor" adıyla yayınlanan kitabın başında Alain Bosquet'in ilk sorusu şöyledir: "Gelenekleri, töreleri, yalnızlığı, mutluluğu ve acılarıyla gerçek bir Kürt ülkesinden geliyorsunuz. Gözlerinizi neyin üstüne açtınız? Çevrenizde neler vardı? Ufkunuz nasıldı, Gökyüzü nasıldı? Bir dağ, bir ova var mıydı? Ya kültürler? Çocukluğunuzu betimleyin bana... Yaşar Kemal bu soruyu çok ayrıntılı olarak yanıtlar. "Sandığınız gibi ben Kürt toprağında doğmadım" der, konuşmasında...Çukurova'da, Ceyhan ırmağının kıyısında Hemite köyünde doğduğunu, babası, anası, bütün ailesinin Van gölünün kıyısındaki Ernis köyünden olduğunu, bu köyün şimdiki adının Günseli olduğunu ve Van ilinin Muradiye ilçesine bağlı oldugunu söyler.                                                           

1915'te Van, Rus ordusunca işgal edilince, ordan ayrılan aile  bir buçuk yıllık bir yolculuk sonucunda Çukurovaya ulaşmış. Yaşar Kemal, anlatacaklarının çoğunu anasından dinlediğini söyler ve ekler: "Yazık ki anamın Türkçesi kıttı. Kürtçeyi bir destancıdan daha güzel konuşurdu. O bir masal, bir destan, bir olay anlatırken herkes dili tutulmuş gibi ağzına bakardı. Ben de hayrandım. Bunca yıl hiç Kürtçe konuşmadığım halde Kürtçeyi anlayabiliyor, biraz da konuşabiliyorsam onun yüzündendir"                

1951 yılında röportaj yapmaya Ernis köyüne gittiğinde neredeyse köyün tamamınin akrabası olduğunu öğrenmiştir. Mezarlığa gittiğinde, ismini bildiği bilmediği bütün akrabalarınin o mezarlıkta yattığını görmüştür.

 *

Yaşar Kemal ailesinin Van'dan önce Diyarbakır'a, sonra ordan Mezopotamya çölüne düştüğünü, bir buçuk yılı aşan bu yolculukta annesinin babasını, amcasını ve en sonunda babaannesini yitirdiğini anlatır. Şöyle devam eder, Yaşar Kemal: "Geçen yıl Amerika'da yayınlanan bir Ermeninin anılarında yazıyordu: o kadar çok çocuk ve sürülerce köpek ortalıkta kalmıştır ki; sanki dünya çocuk ve köpekten ibarettir..." 

 Mezopotamya çölü, Güney Doğu, Doğu Anadolu, savaşta öldürülmüş, sürülmüş Ermenilerin, Kürtlerin, Türkmenlerin, Azerilerin, Yezidilerin, Nasturilerin, Asurilerin, Süryanilerin sürüleri yok olmuş köpekleri, babasız anasız kalmış çocuklarıyla dolup taşmıştır.                      

Aç, azgınlaşmış köpekler yüzlerce binlerce sürüler halinde dolaşıyor, saldıracak hayvan, ceren kurt kuş arıyormuş. Çocuklar da sürüler haline gelmiştir; aç, sefil, çırılçıplak...Çekirge sürüleri gibi...Yaşar Kemal bu çocuklarin hikayelerini çok dinlediğini, Birinci Dünya Savaşının korkunçluğunu anlatacak kelime bulmanın zor olduğunu söyler.                                   

(Devam edecek)

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.