Yeniden Doğuş-1

14 Haziran 2021
21:29

Her sabah yeniden doğup her gece yeniden gömülüyorum bu hayatta. Gün boyunca kalabalıklara karışıyorum. Farklı bedenlerde, farklı zihinlerde dolaşıyorum. Tanımadığım insanların hastalıklarına üzülüp, yaslarını tutarken mutluluklarına seviniyorum. Anlamaya çalışıyorum insanları ve sorguluyorum hayatı. Bu hayatta her şey, etiketlenip süslü püslü paketlenmiş bir şekilde raflarda müşterilerini bekliyor. Aşk bile pazara inmiş. Güven, yok pahasına satılıyor.  Hangi şehre gitsem yersiz yurtsuzum. Ne bu şehirler çocukluğumda hayal ettiğim şehirler ne de ben büyüyünce olmak istediğim kişiyim. Bir yabancı gibi dolaşıyorum bu şehirde. Doyumsuz, aceleci, intikamla beslenen insanların arasında kayboluyorum. Bir hikâye mi arıyorum, yoksa yazılmış bir senaryoyu mu oynuyorum; belli değil.

Safiyane niyetlerimden dolayı ulaşamadım kendime. Kime çarpsam beni kendisine inandırıyordu. Henüz iki kişilik dev bir ordu değildim o zamanlar. Kim ne söylerse ona inanır, herkesin yardımına hemen koşardım. Var olmaya çalıştıkça tükendim.  Tükendiğim yerden toprağa düşen bir tohum gibi yeniden filizlendim. Ya toprağa düşüp yeniden filizlenemeyen kadınlar, diye düşünmeden duramıyorum.

Yürüyorum hızlı adımlarla şehirde. Binalar mı üstüme üstüme geliyor, yoksa ben mi betonlara kafa tutuyorum; belli değil. Ürkek adımlarımın yankısına daktilo tuşlarının sesi karışıyor. Kaldırıyorum bakışlarımı, karşımdaki binanın beşinci katında görüyorum onu. Kimi mi görüyorum, tabi ki Nilgün Marmara’yı... Pencerenin önünde dışarıya bakarken kâğıda, avaz avaz bağırıyor: ‘’…Yabancıların en yakınıydın sen!..’’  Deniz mavisi gözleri parlıyor. ‘’Dur!’’ diyorum, ‘’Nilgün, dur!’’ En fiyakalısından bir ıslık çalıyorum. Kuşları kanatlandırıyorum. Havalanıyor kuşlar, Nilgün’ün yoluna konuyorlar. Kuşlara bakıp gülümsüyor Nilgün. Pencereye vurmuş ay silueti gibi parlıyor yüzü. ‘’Ey iki adımlık yer küre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!’’ demesine kalmadan bir ürperti sarıyor bedenini. ‘’Sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.’’ diye perdeyi çekip içeriye girerken bakışlarıyla karşı binayı işaret ediyor.

Nilgün’ün işaret ettiği yere yüzümü dönüyorum. Pencere kenarları, kapı aralıkları hava almayacak şekilde kapatılmış bir daire… Perdesi aralık bırakılmış camdan içeriye bakıyorum. Çocuklar için süt ve atıştırmalık kurabiyeler masanın üzerinde duruyor. Dolanıyorum evin etrafında, Sylvia Plath fanusun içinde çırpınıyor. Uçmaya çalışıyor, uçmak için kanatlarını açıp çırpmaya çalıştıkça fanusun içinde daha da çok sıkışıyordu. Yardım etmek istiyorum, kızıyor; ‘’Kimseden bir şey bekleme, böylece asla hayal kırıklığı yaşamazsın!’’ diye söylenirken duruyor. Çırpınmıyor, kanat açmaya çalışmıyordu. Fanusu kabullenmiş bir edayla durup seyrediyor cama yansımasını. ‘‘Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu. Benim kendi sessizliğimdi bu.’’ derken sessizliği yırtarcasına ağız dolusu bir kahkaha savuruyor hayata. Durup gözlerine bakıyorum, elleriyle yüzünü kapatarak hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.  ‘’Hadi; çık fanusun içinden Sylvia, sen hem çok güzelsin hem de çok iyi roman yazıyorsun.’’ diyorum. Tekrar kahkaha atıyor. ‘’Daha önce hiç kimse bana ‘Güzelsin.’ dememişti.’’ diyerek hıçkırıklara boğulup tekrar ağlıyor. Elimi uzatıyorum ona, kanatları ele dönüşüyor.  Elimi tutup çıkıyoruz fanusun içinden, çocukların yanına gidiyoruz.

Binaların arasında göğüs kafesim sıkışıyor. Kahkaha ve ağlama seslerinden sıyrılıp su sesi duymak istiyorum. Dicle Nehri kıyısına doğru yürüyorum. Dicle Nehri ters yüz olmuş, sanki başka bir nehir kaçıp Dicle’nin yatağına kıvrılmıştı. Göz gezdiriyorum etrafa, gördüğüm ilk tabelada Ouse Nehri yazıyordu. Nehrin kenarında kuğu gibi asil duruyordu Virginia Woolf. Yere eğilip şehrin bazalt taşlarıyla ceplerini doldururken bir kuğu olduğunu düşünüyordu sanki. Süzülüyordu Dicle’nin yatağından Ouse Nehri’nin koynuna. Gülümseyerek el sallıyor ve bağırıyordu: ‘’Erkekler ne der, diye düşünmeden yazın, yazın, durmadan yazın!’’ O sırada ben, ‘’Senin suçun değil çocukken tacize uğraman, senin suçun değil dünyanın kirliliği, savaşlar, ölümler… senin suçun değil!’’ diyorum ve çekip çıkartıyorum Virginia’yı nehrin içinden.

Gün, karagül misali soluyor.  Tabanlarım daha fazla sızlamadan Dicle Nehri’nin kıyısından yürüyerek şehre dönüyorum. İstasyon Meydanı’nın kalabalığında koşar adımlarla ilerliyorum. Acı bir siren sesi yırtıyor kulaklarımı. Sesin geldiği yöne doğru koşuyorum. Tren raylarının peşi sıra Anna’nın izini sürüyorum. Kara tren soluklanmadan Diyarbakır’dan Rusya’ya sürüklüyor Anna’nın cansız bedenini. Kara ninni mırıldanıyor çakıl taşları Anna’yı uyuturken. ‘’Neredesin eyyy Tolstoy, kalk!‘’ diyorum. Tolstoy karşımda beliriyor. Bütün kadınların acılarına asılırcasına Tolstoy’un yakasına asılıyorum ve soruyorum, ‘’Neden, söyle neden Anna’yı hayalimizde yaşatmadın? Bari romanında yaşasaydı Anna!’’ Tolstoy sakallarını sıvazlıyor. Ukala bir gülümseme yayılıyor dudaklarından yanaklarına, ‘’Yaşattım ya Anna’yı, ey çaylak! Yaşatmasaydım onu, sen nereden bilecektin Anna’yı?’’ dedi üstat.

Ve adımlarıma adım eklemek için sığındım yeni öğretilerle yarınlara.

Yorumlar
1000

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan web sitemiz sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol.